Hüseyin Rauf Orbay 1881 – 1964

 

27 Temmuz 1881 senesinde İstanbul’da doğdu.

Babası Bahriye Feriki (Deniz Koramiral) Ayan Azası (Senatör)

Mehmet Muzaffer Paşa, annesi Girit Evlad-ı Fatihanı Koca Memi sülalesinden Emin Efendinin kızı Hayriye Rüveyde Hanımdır.

İlköğrenimini Cibali İlkokulunda yaptıktan sonra babasının Komodor olarak görevli bulunduğu Trablusgarp’ta Askeri Rüştiye’yi (Ortaokul) bitirdi. 1893 senesinde Heybeliada Bahriye Okuluna girdi. 1899 senesinde Güverte Mühendis (Teğmen) rütbesiyle okuldan mezun oldu.

Bu dönemde usul olduğu şekilde,ihtisas imtihanını geçtikten sonra seyir zabiti oldu. Önce “Abdülhamid” torpidobotuna tayin edildi. Padişahın vehmi dolayısiyle bütün donanma Halice mahkum edildiğinden boş zamanını değerlendirmek için iki sınıf arkadaşı ile beraber yaşlı bir İngiliz hanımdan İngilizce dersi alarak okulda altı sene okuduğu İngilizceyi konuşabilir hale geldi. Bir süre sonra Bahriye Nezaretine bağlı olan ve asker/sivil halk ve eşya taşıyan İdare-i Mahsusa ya bağlı “Garp” gemisine seyir zabiti tayin edildi. Bu gemide ve daha sonra “Saadet” ve “Şark” gemilerinde birçok Akdeniz, Karadeniz ve Kızıldeniz limanları seferlerine katılarak iki senelik deneyim sonunda 1901 senesinde Üsteğmenliğe terfi etti , Donanma Kumandanlığı emrine verildi ve “İzmir” gemisine seyir zabiti muavini tayin edilerek 1902 senesinde bu geminin Yalta ziyaretine katıldı. Padişahın Rus Çarına yıllık protokol mesajı olan bu ziyaret ilk yurtdışı seyahatı idi.

1904 senesinde Yüzbaşılığa yükseldi ve Genova’da onarılmış olan “Mesudiye” zırhlısını teslim almak için giden heyete katıldı.

Aynı sene yaverliğine tayin edildiği Buchnam Paşa ile beraber  savaş gemileri ve denizaltılar ile ilgili tetkiklerde bulunmak üzere Avusturya, Fransa, İngiltere ve Amerika’ya gitti.

17 Aralık 1904 tarihinde Amerikan Cumhurbaşkanı Theodore Roosevelt tarafından kabul edildi ve çağın yeni silahı olan denizaltıları incelemek için özel izin almayı başardı.

1906 senesinde Almanya Kiel tersanesinde yenileştirilmiş olan 1868 yapımı “Asar-ı Tevfik” zırhlı fırkateynini İstanbul’a getiren birliğe katıldı. 1907 senesinde de gene Kiel tezgahlarında inşa edilen “Peyk-i Şevket” ve “Berk-i Satvet” torpido kruvazörlerini İstanbul’a getiren birlikte bulundu. İstanbul’a dönüşte Sol Kolağalına (Kd.Yüzbaşı) yükseltildi bir süre sonra “Peyk-i Şevket” kruvazörü kumandanlığına tayin edildi.

1907 Aralık ayında on günlük izinle “Musul” torpidobotu kumandanı olan ağabeyi Hasan Murad’ı ziyaret için Selanik’e gittiğinde yeni kurulmuş İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin fikirleri ile tanıştı.

Kısa bir süre sonra, 1908 Mart ayında arkadaşı Selahattin Adil Bey vasıtasıyla İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. Birkaç gün sonra da başka bir üye Erkan-ı Harp Kol Ağası Kazım Karabekir ile tanıştırıldı. 

Mayıs 1908 tarihinde gemisi ile Sisam isyanını bastırmakla görevli olarak adaya gitti. Burada isyanın bastırılması sırasında şahit olduğu Osmanlı Yönetiminin aczi karşısında büyük üzüntü duydu.

İstanbula dönüşünden sonra Kazım Karabekir’in ağabeyi Hamdi Beyin evinde bir gizli toplantıya katıldı. Toplantıda, kendisinin Selanik’e giderek oradaki İttihat ve Terakki üyeleri ile irtibat sağlaması kararı alındı.

6 Haziran 1908 günü vardığı Selanikte geniş katılımlı gizli toplantılarda bulundu ve İstanbuldaki durum hakkında bilgi verdi. Bu toplantılarda Ali Fuat ve Mustafa Kemal Beyler ile  Mithat Şükrü, Talat , Enver Beyler gibi İttihad ve Terakkinin ileri gelenlerinin fikirlerini  dinledi.

23 Temmuz 1908 de II. Meşrutiyet  ilan edildi.

13 Nisan 1909 (31 Mart vakası ) tarihine kadarki, beklenenin aksine gitgide çalkantılı dönemde, politikanın dışında kalma gayretine ve denizcilik kurumlarını geliştirmeye çalışmasına rağmen , İttihad ve Terakki liderliğine yakınlığı dolayısiyle hep kendini olayların içinde buldu.

31Mart isyanında isyancılar tarafından öldürülme tehlikesi karşısında İstanbulu terk ederek Selanik’e gitti ve Hareket Ordusuna katılarak Mahmut Şevket Paşa kumandasında tekrar İstanbula dönüp isyanın bastırılmasında görev aldı. Bu arada Makriköy (Bakırköy) telgrafhanesinde Mahmut Şevket Paşa tarafından Mustafa Kemal ile şahsen tanıştırıldı.

İsyanın bastırılmasından sonra kurulan Örfi İdare Mahkemelerinden birinin yargı heyetinde Mahmut Şevket  Paşa tarafından görevlendirildi.

28 Eylül 1911 tarihinde İtalya’nın Trablusgarb işgali başlayınca Kazım Karabekir, Mustafa Kemal, Enver, Ali Fethi, Ali Fuat ile beraber Eşref Sencer Kuşçubaşının başında bulunduğu Teşkilat-ı Mahsusa çatısı altında toplanarak İtalyanlara karşı mücadeleye katıldı. Bu maksatla Hamidiye süvariliğine getirildi ve başka gemilerde Trablusgarb sahillerine silah ve mühimmat kaçırılmasında görev aldı.

 

 

Ekim 1912 de Balkan harbi başladığında Hamidiye süvarisi idi. Karada çok kötü yönetilen ve süratle aleyhimize gelişen harpte Karadeniz ve Marmarada kara kuvvetlerine destek harekatlarında bulundu. Hamidiye 6 Kasım 1912 gecesi Varna önlerinde Bulgar torpidobotları ile girdiği muharebede üç torpidobotu batırdı ancak baştarafından torpillenerek ağır yara aldı. Zorlukla İstanbula gelebilen gemi , gece gündüz çalışılarak onarıldı ve 18 Aralık 1912 de tekrar denize açıldı.

Yunan donanması, 3 zırhlı, 1 zırhlı kruvazör, 1 korvet, 10 muhrip, 9 topidobot, 1 denizaltı, 4 yeni destroyer ve geniş ticaret filosundan silahlandırılmış destek gemileri ile Çanakkaleyi ablukaya almış ve Akdenize mutlak hakim durumda idi. Türk donanması Çanakkale tabyalarının atış sahasına hapsolmuştu.

14 Ocak 1913 gecesi Hamidiye karartılmlş olarak ablukanın arasından sızarak Akdenize açıldı. Tarihte ilk korsan kruvazör harekatı 7 ay 24 gün sonra Hamidiyenin İstanbula salimen dönüşü ile tamamlandı. Bütün Akdeniz ve zaman zaman Kızıldenizi de içine alan bu harekat sırasında Yunanistan ve Sırbistanda askeri tesisler bombalandı, düşman harp ve ticaret gemileri batırıldı , Yunan donanması bölünerek Çanakkale ağzındaki baskısı azaltıldı. Daha önemlisi, milletin sayısız ağır mağlubiyetler karşısındaki moral çöküntüsü hafifletildi ve bütün dünya basını tarafından gün gün heyecanla izlenerek büyük bir propaganda başarısı oldu.

1914 senesi başlarında, bahriye Nazırı Cemal Paşanın İtilaf Devletleri safına girebilmek veya hiç olmazsa silahlı tarafsızlığımızın temini için Fransaya yaptığı 21 gün süren ve başarısızlıkla neticelenen seyahatine katıldı. Hemen sonra  İngilterede yaptırılmakta olan “Sultan Osman” dretnotunu teslim almakla görevli olarak İngiltereye gitti. Ancak I. Dünya Savaşının başlamasını bahane ederek İngilizler 2 Ağustos 1914 günü savaş gemilerini teslim etmeyi reddedince mürettebatla beraber İstanbula döndü. Harbiye Nazırlığına getirilmiş olan Enver Paşanın verdiği görevle yanındaki küçük bir birlik ve Afganistandaki aşiretleri İngilizlere karşı ayaklandırmak hedefi ile karadan yola çıktı. İrandaki aşiretlerin engelleme ve hücumları dolayısiyle Kirmanşah’tan geri dönmek zorunda kaldı.

Bahriye Erkanı Harbiye Reisliğine tayin edildi.

1917 senesinde Rusyada İhtilal olup savaştan çekilince Brest-Litovsk’ta toplanan sulh konferansına katılacak heyete Bahriye Murahhası olarak tayin edildi.

3 Mart 1918 tarihinde anlaşma imzalanınca İstanbula döndü ve hemen yeni kurulan Kafkas Cumhuriyetleri ilişkilerini düzenlemek için Trabzonda toplanan  Konferansın Başkanlığına getirildi (1-28 Mart 1918). İstanbula dönünce bu sefer de Kopenhag’da toplanan Ruslarla esir değişimi Konferansına heyet Başkanı olarak gönderildi.

5 Haziran 1918 tarihinde, Bahriye Nazırı Cemal Paşaya defalarca ilettiği Alman Amirallerin yetkilerinin sınırlandırılması taleplerinden netice alamaması dolayısiyle, Bahriye Erkanı Harbiye    Reisliğinden istifa etti ancak istifası Cemal Paşa tarafından kabul edilmedi.

29 Eylülde Bulgaristan ateşkes imzaladı ve böylece Selanikte Fransız General Franchet d’Esperey kumandasındaki 600,000 kişilik İtilaf Ordusu ile İstanbul arasında hiçbir ciddi savunma gücü kalmadı.Güneydoğu cephesinde de durum farklı değildi ve İngiliz birliklerinin önünde Toroslardan başka ciddi bir engel kalmamıştı. Ayrıca ne kasalarda para ne de dükkanlarda yiyecek kalmıştı.

Talat Paşa Kabinesinin istifasından sonra 14 Ekim 1918 günü sulh yapmak gayesi ile kurulan  Ahmet İzzet Paşa Kabinesinde Bahriye Nazırı oldu. İngiltere ile mütareke görüşmelerini başlatabilmek üzere arabulucu olarak gönderilen esir General Townshend’den olumlu mektup alınması üzerine Hükümet tarafından mütareke heyeti başkanı olarak görevlendirildi.

Mütareke heyeti 26 Ekim 1918 gecesi Midilli Adasının Mondros limanında demirli Agamemnon zırhlısına vardı. Üç gün süren çok çetin müzakerelerden sonra 30 Ekim 1918 tarihinden geçerli olmak üzere Mondros Mütarekesi imzalandı.

31 Ekimde Avusturya-Macaristan İtilaf Devletleri ile mütareke imzaladı.

2 Kasım gecesi Talat; Enver; Cemal Paşalar kaçtı.

8 Kasım günü, Padişah ile fikir ayrılığına düşen İzzet Paşa hükümeti istifa etti.

11 Kasım 1918 de (5 Kasımda arabuluculuk için Amerikaya müracaat etmiş olan) Almanya da İtilaf Devletleri  ile mütareke  imzaladı.

15 Mayıs 1919 da Yunan Ordusu İzmire çıktı.

16 Mayıs 1919 akşamı Mustafa Kemal ve Refet Paşaları Samsuna uğurladıktan sonra 23 Mayıs günü eniştesi Deniz Binbaşı Aziz Raşid ile beraber Bandırmaya hareket etti.

Beraberce Bandırma, Balıkesir, Salihli, Denizli, Afyonda Teşkilat-ı Mahsusa kadroları ve kurulmuş olan  mahalli direniş örgütlerini Kuvayı Milliye çatısı altında toplama çalışmalarını başlattılar. Aziz Raşid Bey, bu çalışmalara devam etmek üzere Afyondan Bandırmaya döndü.

Kendisi Ankaraya Ali Fuat Paşanın yanına oradan da Ali Fuat Paşa ile beraber Amasyaya hareket etti.

18 Haziran 1919 günü Amasyada Mustafa Kemal ile buluştular.

20 Haziran 1919 günü beraberce hazırlanmış ve telgrafla Kazım Karabekire de danışılmış olan ilk Milli İstiklal kararı,  “Amasya Tamimi” yayınlandı.

3 Temmuzda Erzuruma geldiler ve Kongre toplama çalışmalarına başladılar.

8 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal askerlikten istifa etti ve Milli Kurtuluş Mücadelesi için sine-i Millete çekildiğini bir beyanname ile duyurdu.

9 Temmuz günü de Rauf Bey Milli Mücadelede Mustafa Kemal ve diğer arkadaşlarının yanında olduğunu bir beyanname ile duyurdu.

23 Temmuzda Erzurum Kongresi toplandı ve 7 Ağustosda sona erdi.

4 Eylül 1919 da Sıvas Kongresi toplandı ve 11 Eylülde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” nin icra kurulu olarak kurulan “Heyet-i Temsiliye” ile Milli Devletin temelini atarak son buldu.

20 Eylül 1919 da Ermeni iddiaları ve büyük Ermenistan taleblerini tetkik etmek üzere gönderilen, General James G. Harbord başkanlığındaki Amerikan Tetkik Heyeti Sıvasa geldi .

Yapılan toplantılarda kendisine gerçekler anlatıldıktan sonra tetkikinin devamı için 22 Eylülde Erzuruma Kazım Karabekirin yanına yolcu edildi.

27 Aralık 1919 da Heyet-i Temsiliye Ankaraya geldi.

Rauf Bey 2 Ocak 1920 gecesi yeni seçilmiş olan Osmanlı Mebusan Meclisine katılmak üzere Ankaradan İstanbula hareket etti. Yalnız Heyet-i Temsiliye ve Kumandanlara söylediği ve mutabık oldukları gizli gayesi, İtilaf Kuvvetlerini tahrik ederek İstanbuldaki Meclisi kapattırmak ve böylece Ankarada kurulabilecek Türkiye Büyük Millet Meclisinin meşruiyyetini sağlamaktı. 12 Ocak 1920 de toplanan Mecliste Felah-ı Vatan Grubunu kurdu ve 17 Şubatta  Misak-ı Milli Beyannamesini okutarak İttifakla kabul ettirdi.

16 Mart 1920 günü Padişah tarafından davet edilerek ikaz edildi ve aynı gün İstanbulun fiili işgalini resmiye çeviren İngilizler tarafından Mecliste tevkif edilerek Maltaya gönderildi.

Son Osmanlı Meclisi Padişah iradesiyle 11 Nisan 1920 de kapatıldı. Bu Meclisin Ankaraya geçebilen üyeleri ve tevkif edilenlerin yerine seçilen yeni üyelerle 23 Nisan 1920 günü ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankarada toplandı.

Rauf Bey, 23 Ekim 1921 de İngilizlerle imzalanan esir mübadelesi anlaşması neticesinde 4 Kasım 1921 günü bir kafile içerisinde adadan ayrıldı. İstanbulda bulunan ailesini dahi görmeden 10 Kasımda İneboluya vardı ve ertesi sabah hareket ederek Ankaraya gitti.

 

 

Hemen Malta esareti dolayısiyle ara verdiği Sıvas milletvekilliği görevine başladı. Kendisi uzak olduğu dönemde Meclisin Mustafa Kemalin çevresindeki “Müdafaa-ı Hukuk” ve muhalefetteki “İkinci Grup” olarak bölündüğünü gördü. Her iki Grubun da itimadına sahip tek kişi olduğu için önce Nafıa Vekilliğine daha sonra da Mustafa Kemalin israrı ve mevcut 203 milletvekilinden 197 sinin reyi ile 11 Temmuz 1922 günü İcra Vekilleri Heyeti Reisi seçildi. 5 Ağustos 1922 de Mustafa Kemale Meclis tarafından evvelce verilmiş olan ve artan muhalefet karşısında yenilenmesi zor görünen olağanüstü yetkilerin süresiz yenilenmesinde etkili oldu.

26 Ağustosta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustosta Dumlupınarda Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile kesin zafere dönüştü ve 9 Eylülde İzmirin kurtuluşu ve 18 Eylülde son düşman kuvvetlerinin temizlenmesi ile neticelendi.

27 Ekim 1922 de İngiltere-Fransa-İtalya sulh müzakereleri için 13 Kasım tarihini teklif ettiler. Aynı teklifin İstanbulda Sadrazam Tevfik Paşaya da yapılması ve Tevfik Paşanın toplantılara katılma teşebbüsü Mecliste büyük tepkiye sebep oldu. Doktor Rıza Nur Bey ve 78 arkadaşının takriri ile Meclis, kısa bir tartışmadan sonra 3 Kasım 1922 tarihinde oybirliği ile, Saltanatın 16 Mart 1920 (İstanbulda son Osmanlı Meclisinin İngilizler tarafından basılarak Rauf Bey ve bazı arkadaşlarının tevkif tarihi) itibariyle tarihe intikal ettiğine ve Halifeliğin Osmanlı Ailesinin Meclis tarafından seçilecek bir ferdinde devamına ittifakla karar verdi.

Bunun arkasından 16 Kasımda Padişah Vahidettinin İstanbuldan kaçarak İngilizlere sığınması ile tepki büyüdü.17 Kasım günü bu haberi aldığında Rauf Bey önce Mustafa Kemal Paşaya haber verdi. Meclis Parti Grubu Başkanı Ali Fuad Paşa ve Meclis İkinci Başkanı Doktor Adnan Bey ile toplanarak Hilafetin kaldırılması konusunu konuştular. İslam Aleminin yakınlığı ve yardımlarının devamını sağlamak açısından Hilafetin devamının faydalı olacağı konusunda birleştiler. Sabaha kadar, İstanbulda Ankara Hükümetini temsil eden Refet Paşa ile telgraf başında haberleşerek, üzerinde aday olarak birleştikleri Abdülmecid Efendi ile irtibat sağladılar ve şartlarının kabulu konusunda Refet Paşa vasıtasıyla teyidini aldılar. Ertesi sabah,18 Kasım 1922 de önce Vekiller Heyetine sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine durumu açıkladılar. Abdülmecid Efendi Halifeliğe seçildi.

Lozan Konferansına Başvekil olarak Rauf Beyin katılacağı düşüncesi Mecliste ve matbuatta yaygındı. Ancak İtilaf Devletleri adına Hariciye Vekillerinin katılacağı anlaşıldığında Hariciye Vekili Yusuf Kemal Beyin istifası ile yerine İsmet Paşanın seçilmesi ve Lozan Konferansına onun  katılması kararlaştırıldı. O Lozanda iken Hariciye Vekaletine de İcra Vekilleri Reisi Rauf Bey vekalet edecek, müzakereleri takip ve yönlendirecekti.

Konferans süresi uzadıkça hem Köstence üzerinden İngilizlerin kontrolündeki telgraf hatlarındaki aksamalardan ve hem de Hükümet ile Delegasyon Reisi İsmet Paşa arasında beliren fikir ayrılıklarından sıkıntılar doğdu. Rauf Bey, Mustafa Kemal ve Ali Fuad Paşalara, oluşmakta olan Lozan Anlaşmasının bu Meclis tarafından onaylanmasının çok zor olduğunu, seçimlerin yenilenmesinin doğru olacağını söyledi. Onlar da bu fikirde birleştiler. Konu Meclise götürüldü ve seçimleri yenileme kararı alınarak Meclisin 15 Nisan 1923 günü son toplantısında memleket İkinci Büyük Millet Meclisini seçme görevine davet edildi.Neticede, Musul, Kıbrıs, Onikiadalar ve savaş tazminatları konusunda  Birinci Meclisin kabul edemeyeceği tavizler verilerek 24 Temmuz 1923 te Lozan Sulh Anlaşması imzalandı.

Rauf Bey, 25 Temmuzda İsmet Paşaya kendini ve heyetini tebrik eden bir telgraf çektikten sonra 26 Temmuzda Ali Fuad Paşa ile beraber Çankayaya gitti ve Mustafa Kemal Paşa ile akşam yemeğinde buluştu. Masada Latife Hanım da vardı. Seçim bölgesi Sıvasa gideceğini ve daha sonra bozulmuş olan sıhhatını tedavi ettireceğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa ile vedalaştı ve İcra Vekilleri Heyeti Reisliğinden istifa mektubunu İkinci Meclis toplandığında Reisliğe verilmek üzere Dahiliye Vekili Ali Fethi Beye vererek ertesi sabah Sıvasa hareket etti.

Rauf Beyin İstanbul milletvekili olarak yer aldığı Türkiye İkinci Büyük Millet Meclisi 11 Ağustos 1923 de toplandı.

Milletvekillerinin büyük çoğunluğu 47 gün sonra Halk Partisi adını alacak, Müdafaa –ı Hukuk namzeti  idi. Mecliste Halk Fırkası dışında tek bağımsız milletvekili Gümüşhane milletvekili Zeki Bey kalmıştı.

Lozan Anlaşması, Ağustos sonunda Parti disiplini altında sınırlı şekilde görüşülerek 227 milletvekilinden 14 ünün kırmızı oyuna karşı 213 beyaz oyla kabul edildi.

29 Ekim 1923 gecesi Cumhuriyet ilan edildiğinde Rauf Bey İstanbulda bulunuyordu.

Ertesi sabah “Vatan” ve “Tasvir-i Efkar” gazeteleri yazarları Ahmet Emin ve Velid Ebüzziya beyler röportaj için kendisini ziyarete geldiler.  Özetle, “ Kuvvetini yalnız milletin rey ve muvafakatından alarak ve başka hiçbir tesir veya kuvvetin karşısında eğilmeyerek, en isabetli kararlarıyla millet ve memleketi her gün arta arta saadet ve selamete yükselteceğine zerre kadar şüphe olmayan hükümet tarzı işte budur.Millet esasen bu idare şeklini hak edip zaferiyle temin etmiştir”, dedi.

Gazetecilerin,”Kuvvetli hükümet nasıl olabilir?” sualine,”Benim anladığım kuvvetli hükümet, vazife ve selahiyetlerini ve bunların icablarını müdrik, milli hakimiyet esasını benimsemiş, kanaatlerini ve maruz kalacağı zorlukları ancak ve ancak Millet Meclisinde samimi ve açık hasbıhallerle hal ve fasıl etmek esasına sadık, tecrübeli ve olgun bir heyet demektir. Yoksa bazılarının sandıkları gibi zorbazu ve yumrukla iş görmek isteyen bir heyete kuvvetli hükümet demek asla doğru olmaz”, dedi.

Bu beyanat üzerine Halk Fırkasının müfritlerinden Osmaniye milletvekili İhsan Bey,”İtiraz yollu beyanatla Cumhuriyeti za’fa duçar etmiş olduğu ve ayrıca mahiyeti meçhul bir fırka teşkili fikri ile iktidardaki Halk Fırkası’nı ikiye bölmeye teşebbüs ettiği” şeklinde bir önergeyi fırka grup başkanlığına vererek, fırka grubunda bu konunun görüşülerek aydınlatılmasını istedi.

Grup toplantısında kendisine yapılan saldırılar iki noktada toplandı.                  

İlki, Cumhuriyet karşıtı olduğu, ikincisi, Halifeyi ziyarete gittiği için Hilafetçi olduğu idi.

İlkine cevab olarak, Cumhuriyeti ancak milli hakimiyeti tam manasıyla sağlaması şartıyla kabul ettiğini, zaten “Cumhuriyet”in başka manası olmadığını, yoksa bazı Güney Amerika memleketlerinde olduğu gibi milli hakimiyeti hiçe sayarak “Cumhuriyet” adı ile hüküm sürülmesinin Cumhuriyet sayılmayacağını  söyledi.

İkincisine cevab olarak, Halifenin Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmiş ve biat edilmiş bir zat olduğunu, ayrıca son Osmanlı Mebusan Meclisine Mustafa Kemal Paşanın arkadaşı ve Kuvayı Milliyenin temsilcisi olarak gittiğinde birçok kişi kendisiyle temastan kaçınırken o zaman Veliahd olan şimdiki Halifenin kendisine çekinmeden yakınlık gösterdiğini ve hele şimdi Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmiş böyle bir kişi ,”kendisini yarın davet ederse yine gideceğini”, söyledi.

3 Mart 1924 de Hilafet Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılarak Osmanlı Hanedan mensupları yurtdışına gönderildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde, 20 Ekim 1924 de verilen bir soru önergesinin 27 Ekimde gensoruya dönüştürülerek görüşülmesi sırasında Rauf Bey, birkaç Vekalette hüküm süren bozuk düzeni şiddetle tenkit edince Recep Peker gene aynı şahsi hücumları yeniledi.

Bunun üzerine söz alan Rauf Bey şunları söyledi:

“...efendiler, saltanatlar kendi kendilerini yıktılar ve milletin lanetine müstahak oldular. Meşruti saltanat dedik ve millet onu tasfiye etti. Şimdi ise kayıtsız şartsız milli hakimiyet esasına dayanan bu idareyi, demokrasi denilen halk idaresi esaslarını kurmak için milletten vekalet aldık. Şimdi bu esaslar üzerinde anlaşmazlık hasıl olan noktayı izah edeceğim...

Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclisten alıp, şu veya bu makama vermek düşünce ve temayülünü gösterdiler. İşte ben buna muhalifim.

O malum fırka müzakeresinde beni asıl itham etmek istedikleri nokta meşruti saltanata taraflılıktı. Ben o zaman ikna ettim ki ,

meşruti saltanata asla taraftar değilim. Meşrutiyetin mümeyyiz vasıfları nedir? Milletin haklarından bir kısmını bir zata veya bir makama vermek değil mi ? Ben tekrar edeyim ki , buna taraftar değilim. Millet bilsin ve Cihan bilsin ki ben işte bu kadar milli hakimiyet taraftarıyım ve düsturum budur.

Efendiler, bunun için her zaman, her şeyden evvel bahis mevzuu olacak yalnız Türk Milletidir, Türk vatanının muhafazasıdır. Ben bu vatanın inkişafı, yükselmesi ve tamamiyeti için, Milli Hakimiyetin hiçbir arızaya uğramadan tecellisi taraftarıyım.

İşte izah ediyorum, yine şüphe mi edilecek, tekrar ediyorum, benim için halkın hakimiyetini kayıtsız şartsız kullanacağı bu Cumhuriyetten başka hükümet şekli yoktur. Bitirmeden bir noktayı daha belirtmek isterim. Belki bazılarınız söylediniz, söylediler, ben de söyleyeyim:” Rauf Halifecidir!”

Efendiler, değil halifeci ve saltanatçı, bu makamın haklarını (kendine) almak istidadında olan herhangi bir makamın dahi aleyhindeyim. İşte arkadaşlar, gerektiği veçhile izah edemedimse söyleyin, tekrar izah edeyim.”

17 Kasım 1924 de İkinci Mecliste Grup olarak hareket etmekte olan muhalifler tarafından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Fırka Reisi Kazım Karabekir, İkinci Reisler Dr. Abdülhak Adnan (Adıvar) ve Hüseyin Rauf (Orbay) dı.

Meclisteki tansiyon sürekli olarak yükseliyordu. 9 Şubat 1925 günü Halk Fırkası Milletvekillerinin kendi aralarında çıkan bir tartışmada Afyon mebusu Ali (Çetinkaya) Ardahan mebusu Halit Paşayı tabanca ile Meclis kulisinde vurarak ölümüne sebep oldu.

Aynı günlerde Doğuda Şeyh Said ayaklanması başladı. 24 Şubat 1925 de Başvekil Ali Fethi Bey hükümetin ayaklanma karşısında takib edeceği yolu açıklarken:

“Mutlak zaruret olmayan hallerde ben elimi kana boyayamam. Hadiseye münhasıran bir irticai tahrik olarak bakmak ve yine sadece şiddet tedbirleri ile neticelendirilmiş addetmek büyük hatadır. Bu mıntıkada istikrarı, devlet adaletini, külfet-nimet müsavatını temsil eden bir siyaset fasılasız ve arızasız tatbik edilemezse, zahiri esbab başka başka dahi olsa huzursuzluklar nüksedebilir”,dedi.

Hükümetin tedbirleri güvenoyu ile tasdik edilmesine rağmen, birkaç gün sonra 2 Mart 1925 günü çok şiddetli tartışmalardan sonra Hükümet bu defa altmışa karşı doksan güvensizlik oyuyla düşürüldü ve Başbakanlığa getirilen İsmet Paşa çok müessir hususi tedbirlere başvurularak olayların şiddetle bastırılacağını söyledi ve “Takrir-i Sükun” kanununu Meclise getirdi.

Kanun, “İrticaa ve isyana, memleketin içtimai nizamının ve huzurunun ve sükununun ve güvenliğinin ve asayişinin ihlaline sebep olacak bütün kuruluşları, tahrikleri ve davranışları ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdiki ile münferiden ve idari olarak yasaklayabilir”, şeklinde tek madde idi.

Terakkiperver Fırka Kanuna şiddetle karşı çıktı.

Rauf Bey, ”İstiklal mücadelemizin en buhranlı günlerinde bile Milli Hakimiyete toz kondurmadık. O mevcudiyet kavgasının müşkil anlarında dahi ruhlarımızı aydınlatan, bu temel haklar şuurunun zedelenmesine, asla müsaade etmemeliyiz. Başvekil Paşanın kanaatına iştirak mümkün değildir. Bu Kanun, Milli Hakimiyeti ve ferd hürriyetlerini tehdid eden hükümleriyle birlikte kabul edilirse Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) hükümleri hazin bir nazariye olabilir.” dedi.

Kanun 22 redde karşı 122 reyle kabul edildi.

İsyan, Şeyh Saidin 14 Nisan 1925 de teslim olması ve elebaşları ile beraber, İstiklal Mahkemesi kararıyla 29 Haziranda asılmasıyla sona erdi.

3 Haziran 1925 gecesi geç saatlerde ,”vatandaşların iğfal ve tahriklerden korunması” iddiasıyla ve Başvekil İsmet Paşanın imzasıyla bütün merkezlere çekilen acele telgraf ile Terakkiperver Fırka kapatıldı.

Kapatılan Fırka eski üyeleri , bağımsız grup olarak muhalefete devam ettiler.

10 Mayıs 1926 tarihinde Rauf Bey, tropik malaria hastalığının tedavisi için Büyük Millet Meclisinden üç ay izin aldı ve kısa süre sonra yurtdışına gitti.      

15 Haziran 1926 de Mustafa Kemal Paşaya karşı İzmirde ortaya çıkan suikast teşebbüsü ile ilgili eski milletvekili Ziya Hurşit ve yardımcıları yakalandı.

17 Haziranda Başvekil İsmet Paşanın özel trenle İzmire hareket etmesinden evvel Başvekalette İstiklal Mahkemesi üyeleri ile yaptığı toplantıda, kapatılan Terakkiperver Fırkanın bütün milletvekilleri ile eski İttihad ve Terakki Cemiyetinin ileri gelenlerini tevkif etme kararı aldılar ve bu karar hemen uygulandı. Mahkeme, o günlerde İstanbulda bulunan Meclis Reisi Kazım(Özalp) Paşaya da telgrafla durumu bildirerek, dokunulmazlıkları olan bu milletvekilleri hakkında gerekli işlemin yapılmasını istedi.

Kazım Paşa, tevkifleri engelleyip dokunulmazlıkların kaldırılmasını Meclis gündemine getirmesi gerekirken, hiçbir şey yapmadı ve olaylara seyirci kaldı.

Rauf Bey, bir aydan fazla bir süre Viyanada tedavi gördükten sonra Londraya, arkadaşları Halide Edip Hanım ve Adnan Beyi (Adıvar) ziyarete gitmişti. 29 Haziran 1926 günü Londra Sefareti vasıtasıyla kendisine İstiklal Mahkemesinin gıyabi tevkif kararı tebliğ edildi.

Rauf Bey, ertesi gün 30 Haziran 1926 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım (Özalp) Paşaya bir mektup yazarak Anayasaya aykırı olarak, dokunulmazlıklarına rağmen milletvekillerinin tevkif edilmesi karşısında vazifesini yapmasını istedi. Kazım Paşa cevabında yapılan işlemlerin kanuna uygun olduğunu belirterek kendisinin de Mahkemeye teslim olmasını tavsiye etti.

13 Temmuz 1926 da İstiklal Mahkemesi İzmirde ilk kararlarını verdi. Suikastı planladığını itiraf eden Ziya Hurşit ve birkaç yardımcısı dışında, kapatılan Terakkiperver Fırka milletvekilleri Erzurum mebusu Rüştü Paşa, İzmit mebusu Şükrü, Manisa mebusu Abidin, İstanbul mebusu İsmail Canbulat, Eskişehir mebusu Arif ve Sıvas mebusu Halis Turgut Beyler idam edildiler.

İstiklal Mahkemesi Ankaraya intikal ederek İzmir suikast teşebbüsünün daha geniş bir hükümet darbesinin parçası olduğu iddiasıyla 2 Ağustos 1926 da tekrar başladı. Bu sefer hedef eski İttihad ve Terakki mensupları idi.

26 Ağustos 1926 günü verilen karar ile, eski Maliye Nazırı Cavid, İttihad ve Terakki eski Genel Merkez Üyesi Dr. Nazım ve eski katiblerden Nail, eski Ardahan mebusu Hilmi Beyler idama mahkum oldular ve ertesi sabah asıldılar.

Rauf Bey de Cavit Beye yardımcı olduğu iddiasıyla gıyabında on yıl sürgün cezasına mahkum edildi.

Rauf Bey, 12 Ekim 1926 tarihinde Paristen Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım Paşaya ikinci, etraflı bir mektub yazdı.

Mektubunda, yapılan işlerin Devlet Terörü olduğunu, küçük bir oligarşi grubunun Devleti ele geçirerek cinayet işlemekte olduğunu, esasen Anayasayı değiştirerek Meclise karşı darbe yapmış olanların, suçlananlar değil bunlar olduğunu,Meclis Reisi olarak kendisinin de ya onlardan çekindiği için ya da onlar gibi düşündüğü için vazifesini yapmaktan kaçındığını yazdı. Ayrıca Kazım Paşanın evvelki mektubunda, “suçüstü durumlarda dokunulmazlık olmaz” , cevabına karşılık, daha kısa süre önce Meclis kulisinde herkesin gözü önünde başka bir milletvekilini tabanca ile öldürenler “suçüstü” kabul edilmezken, iddia edilen suç mahalli ile hiçbir alakası olmayan milletvekillerinin bu durumda nasıl “suçüstü” sayıldığını sordu.

Mektubu cevabsız kaldı.

Rauf Bey için on seneye yakın sürecek bir sürgün hayatı başladı. Bütün hayatı boyunca olduğu gibi, maddi varlığı son derece kısıtlı idi. Ancak tanıyan, seven ve sayanları çoktu. Şahsi dostlarının sahip olduğu bir İngiliz armatörlük şirketi ısrarla kendisinin, Uzak Doğuya sefer yapan gemilerinde misafir olmasını istedi.Bu sayede hem çok sevdiği denizlerden uzak kalmayacak hem de bütün dünyayı gezme imkanı bulacaktı.

Önce Hindistana gitti. İstiklal Savaşı sırasında büyük yardımlarda bulunan Hindistanda çok yoğun ilgi gördü. Haydarabad Nizamının davetlisi olarak bir süre orada kaldı. Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi gibi liderlerle tanıştı. Gittiği her yerde Türkiye Cumhuriyetinin İstiklal Savaşını anlattı. Singapur, Hong Kong, Shanghai, Pekin gibi merkezleri gördü. Bir süre Mısırlı Prens Hasan Tosun Paşanın misafiri olarak onun Kahiredeki çiftliğinde kaldı.

Cumhuriyetin Onuncu yılı dolayısiyle 1933 senesinde çıkan umumi af ile cezası ortadan kalktı. Ancak kendisi,”...benim asla ve hiçbir suretle en ufak bir cürümle dahi suçlu olmadığım için, ilan edilen aftan katiller ve şakiler gibi faydalanmayı düşünmem mümkün değildir” dedi ve aftan istifade etmeyi reddetti.

1935 senesinde ailenin reisi, eniştesi Aziz Raşid Orbay ın ölümü üzerine ve ailenin ısrarı ile dönmeye karar verdi.

5 Temmuz 1935 de İstanbula döndü ve kardeşi Safiye Orbayın Bebekteki evine yerleşti. Döndüğü andan itibaren her hareketi sivil polisler tarafından takip edilmeye başlandı.

1935 senesinin son günlerinde Atatürk, Ali Fuat Paşa vasıtasıyla, Rauf Beyi özlediğini ve kendisiyle görüşmek istediğini iletti. Rauf Bey, Atatürkün yakın çevresinin bu buluşmaya mani olacağını tahmin etmekle beraber, 4 Ocak 1936 günü Ali Fuat Paşa ile beraber Ankaraya geldi.

Ertesi gün Ali Fuat Paşa Çankaya köşküne gittiğinde Atatürkün huzurundan çıkan Halk Partisi Genel Sekreteri Recep Peker, Teşkilat Bölümü Başkanı Necib Ali Küçüka , Mazhar Müfit Kansu ve diğer Parti ileri gelenleri ile karşılaştı. İçeri girdiğinde Atatürk kendisine düşünceli ve üzgün bir ifade ile,”Recep Peker ve ekibi buradaydı. Benim Rauf’u evvela Meclise almak arzumu biliyorlar. Kendisinin vaktiyle Halk Fırkasından ağır ithamlar ileri sürerek istifa ettiğini, şimdi normal prosedür içinde olsa dahi bir giriş müracaatı yapmasının şart olduğunu söylediler. Formalite dediler. Bir mesele çıkarmak istemiyorum. Rauf’u üzecek hiçbir şeye sebebiyet vermek istemiyorum. Senin düşüncelerine değer verir. Senden ısrarla bir çare bulmanı rica ediyorum.” dedi. Durumu öğrenen Rauf Bey, tahmininin doğru çıkmasından üzgün, Ali Fuat Paşaya veda etti ve ilk trenle İstanbula döndü.

10 Kasım 1938 de Atatürkün ölümünden sonra gözleri yaşlı, Dolmabahçede katafalka konan naaşın önünden geçen halkın içine karıştı. Hatıralarında kendi deyimi ile,”Allah biliyor ki kalbimde hiçbir kırgınlığın, maruz kaldığım haksızlıkların inkisar izi yoktu. Yetişme çağlarımızdan beri birbirimizin meziyet ve kusurlarını bilmiş olmanın terkibi, benim onun müstesna şahsiyetine hayranlığım, onun benim ihlas duygularıma daima değer vermiş samimiyetinin izleri vardı. Geride kalan hadiseler, benim hiçbir zaman tasvib edip sevmediğim eyyam siyaseti denilen hastalığın izleri idi. Şu anda dahi inanıyorum ki İLK GÜNLERDE uzağında kalmış olan ve ancak bütün yollar tıkandığı için Ankaraya akın etmişlerin etrafında kurduğu düzeni, bir gün gelmişti ki aşamamıştı.”

11 Kasım 1938 de toplanan Büyük Millet Meclisi İsmet İnönüyü Cumhurbaşkanlığına seçti.

16 Kasımda Ali Fuat Paşa Rauf Beye bir mektup yazarak eski dostlarından yeni Cumhurreisi İsmet İnönüye tebrik telgrafları geldiğini, kendisinin de böyle bir telgraf çekmesinin uygun olacağını münasip bir lisanla belirtti.

Ertesi sabah yazdığı cevapta Rauf Bey,”...Üç buçuk senedir ikametgahımın hafiyeler tarafından tarassudu, şahsımın haysiyet kırıcı, hayat tehdid edici şekilde takibi bilhassa son günlerde şiddetini arttırarak devam ediyor....Riyaseti Cumhur yüksek makamına intihab buyrulan İsmet İnönü’nün en yüksek derecede muvaffakiyetini dilemek milli ve vatani vazifemdir. Ancak tarassud, takib ve tazyik altında, kalbi ve samimi olan bu hissimi alenen izhar etmek bihakken riya olarak telakki edilmez mi?

Hayatımda aleme riya hissi verecek hamdolsun bir hareketim vaki değildir. Her ne tehdid ve tazyik altında olursa olsun bundan sonra da vaki olmayacaktır. “ diye cevaplandırdı.

Ali Fuad Paşa Rauf Beyin bu cevabını alınca yeni Cumhubaşkanı İsmet İnönü ‘ye olayı anlattı. İnönü, yeni kabinede İçişleri Bakanı olan Dr. Refik Saydam’a kati talimat vermekle kalmadı ve Ali Fuad Paşaya,” İstanbula gidiyorum. Kendisini rica edeceğim. İcab ederse ben giderim” dedi.

Gerçekten birkaç gün sonra Rauf Bey, eşi Ziya Bey Ankarada Sayıştay üyesi olan kızkardeşi İffet Orbay aracılığı ile İsmet Paşa dan bir mesaj aldı. Hafta sonu İstanbula geleceğini ve yeğeni Melike ile beraber Rauf Beyi Dolmabahçe Sarayında çaya davet etmek istediğini ,”tahassür ve sevgi ile kucaklayarak” bildiriyordu. Dört gün sonra da davet yazıyla tekrarlandı.

İsmet Paşa, Rauf Beyi sıcak bir şekilde karşıladı. Çaydan sonra Rauf Beyin koluna girerek salonun denize nazır bölümünde dolaşırken birden durdu ve,”Rauf Bey kardeşim, sizinle çalışmak istiyorum. Benim ve memleketin buna ihtiyacı var” dedi.

Rauf Bey cevab olarak,”Bu beraber çalışma nasıl mümkün olur? Ben vatan hizmetlerinden mahrum edilmiş bir insanım” dedi.

İsmet Paşa, Rauf Beyin kolunu  kuvvetle sıkarak,”Onu bana bırak... Öyle bir hal şekli bulduracağım ki ortada seni üzen hiçbir tortu kalmayacak” dedi.

21 Ekim 1939 tarihinde boşalan Kastamonu mebusluğuna eski İstanbul milletvekili, eski Başvekil Rauf Orbayın namzetliğinin, Genel Başkanlık Divanı tarafından kararlaştırıldığını duyurdu.

Duyuruda,”Rauf Orbay’ın hakkında evvelce İzmir İstiklal Mahkemesi tarafından verilmiş olan mahkumiyet kararının ref’i için vaki müracaatı üzerine yapılmış olan hukuki tetkikin, araya girmiş olan umumi af kanunları, isnad olunan fiili bertaraf ettiği gibi, mahkemenin iadesini de gayrımümkün kılmış ve mahkeme iade edilebilse idi, beraatinin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu görülmüştür,” deniyordu.

8 Kasım 1939 da formaliteler tamamlandı ve Rauf Bey bağımsız olarak Meclise katıldı. Bir evvelki seçimde Kazım Karabekir  de Meclise girmiş olduğundan Ali Fuat ve Refet Beyler ile birikte dördü gene Mecliste biraraya gelmişlerdi.

Rauf Bey ile Cumhurbaşkanı İsmet İnönü arasında yakın bir çalışma dönemi başladı. İsmet İnönü, sık sık biraraya gelmelerine dikkat ediyor, daha çok Avrupada başlamış olan harbin seyri ile ilgili düşüncelerini alıyor bazen bu toplantılara Başbakan, Milli Müdafaa ve Hariciye Vekilleri de katılıyordu.

Bu arada Rauf Bey,eski sürgün mahkumiyeti ile ilgili 12 Aralık 1940 tarihinde Milli Müdafaa Vekaleti aleyhine dava açtı. Gayesi, murur-u zaman bahanesiyle ele alınmayan mahkumiyetin haksızlığının tescil edilmesi idi. Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli 1342 Esas sayılı kararı ile bunu tescil etti.

1942 senesinin başındaki bir toplantılarında İsmet İnönü kendisine”...Rauf, harbe girmemiz için İngiltere, Fransa, Amerika hergün artan tazyikle bizi sıkıştırıyorlar.Karar mihveri de Londra... İngiltere’ye büyükelçi olarak gider misin? Bu ancak senin başaracağın ve kaçınamayacağın hizmettir.” dedi ve “... orada muhitin, dostların olduğunu biliyorum. Doğrudan benimle muhabere edersin. Bugüne kadar bu çapta hiçbir memleket meselesinde şart aramadan vazifeye koşmuş adamsın.” diye ilave etti.

Rauf Bey kısa bir düşünme süresi istedi ve arkadaşları, Kazım Karabekir, Ali Fuad ve Refet Beylere danıştı. Onlar müsbet görüşlerini belirttiler.

O gece, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak kendisini arayarak ertesi gün kendisi ile özel olarak görüşmesini rica etti. Ertesi gün buluştuklarında Mareşal, ordunun içler acısı durumunu kısaca özetledikten sonra, “...duydum ve çok memnun oldum ki Cumhurreisi sizden Londra Büyükelçiliğini kabul etmeniz ricasında bulunmuş. Sizi aramamın asıl sebebi bunu... Bu vazifeyi tereddütsüz kabul edeceksiniz Rauf Beyefendi...” dedi ve harbe girilmek mecburiyetinde kalınırsa doğacak felaketi anlattı.

Rauf Bey görevi kabul etti ve 17 Şubat 1942 günü resmen Londra Büyükelçisi olarak görevlendirildi. Haber, İngiliz Hükümeti tarafından büyük memnuniyetle karşılandı.

27 Şubat 1942 de Ankaradan hareket ederek Kahire, Hartum, Lagos, Lizbon üzerinden 24 Martta Londraya vardı.Rauf Bey Londrada bir yabancı elçiden çok, ziyarete gelmiş bir devlet adamı gibi karşılandı. 26 Martta Hariciye Vekili Eden ile ilk görüşmesini yaptı. 27 Martta itimatnamesini sunmak üzere Kral tarafından kabul edildi. Kral özellikle Büyük Amiral üniformasını giyinmiş olarak Rauf Beye iltifatta bulundu,”Bizim Armstrong tezgahlarında yapılmış olan HAMİDİYE ile başardığınız destanı büyük hayranlıkla takib etmiştim. Bir de teslim almaya geldiğiniz iki drednotunuza elkonulması hadisesini hatırlıyorum ki o da beni çok üzmüştü. Ama şimdi ülkenizi temsil vazifesiyle burada bulunmanızdan anlıyorum ki bizleri seviyorsunuz” dedi. Daha sonra,”Siz çok meşhur bir denizcisiniz. Bu harbde deniz muharebeleri üzerinde düşünceniz nedir?” dedi. Rauf Beyin cevabını başka sualler takib etti. Protokol süresini çok aşan kabul, Kralın,” Hem fikirleriniz çok temelli hem de İngilizceniz mükemmel... Sizi sık-sık görmekten memnun olacağız ”, samimi cümlesi ile sona erdi.

Saraydan sonra Eden ile beraber Başvekil Churchill ‘in Downing Streetdeki konutuna gittiler. Churchill onları öğlen yemeğine alıkoydu.

“Ben bu devlet korsanını o meşhur HAMİDİYE macerası ile tanıdım...Bir müddet sonra bizim tersanelerimizde yapılmış ve devrin en kudretli iki drednotu Sultan Osman ve Reşadiye’yi teslim almaya gelmişti.Ama biz parasını tamamen ödedikleri halde onlara yaklaşan dünya harbinde Almanlarla müttefik olarak aleyhimize kullanabileceklerini ileri sürerek el koyduk.” Deyince, Rauf Bey’de,”Bizim bugün o gemilerin yapacakları hizmeti kendi sahalarında başaracak harb malzemelerine ihtiyacımız var ve de sizin müttefikiniziz. Görüyorsunuz ekselans bütün şartlar mevcud... Daima elemle hatırladığım bir mazi hadisesini beni hatırlatmak güçlüğünden kurtararak bizzat tasdik ettiğiniz için o muhteşem hafızanıza da ayrıca teşekkür etmeme müsaade buyurunuz.” Diye cevab verdi.

Bu ilk buluşmadan, iki yılı aşan görevinin sonuna kadar Rauf Bey, Başvekil Churchill ile sadece müttefik bir ülkenin elçisi  değil çok yakın, güvenilir ve fikirlerine kıymet verilen şahsi bir dost olarak kaldı. Rauf Bey, İngiltere üst yönetiminde daha evvelki dostluklarını genişleterek kendi şahsiyetinde Türkiye  için müstesna bir itibar sağladı.

Türkiye için iki büyük tehlike vardı. Bir yanda, müttefikler cephesinden ve bilhassa İngiltere ve Amerikadan gelen baskılar neticesinde teçhizatsız ve hazırlıksız durumda savaşa girmenin Birinci Dünya Harbi benzeri felaketlerle neticelenmesi, öte yanda savaşa hiç girmemek neticesinde savaştan sonra galipler grubunda yer alacak Stalin Rusyasının toprak talepleri ile karşı karşıya kalmak. Ayrıca Almanlar tarafından taarruza uğrama tehlikesi de her an mevcuttu.

Bu iki uç arasında bir strateji oluşturup tatbik edebilmek için Ankarada Cumhurreisi İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saracoğlu, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Londrada da Rauf Orbay ve Sefaret ekibi, bir takım olarak iki sene süre ile büyük bir mücadele verdiler.

Ana strateji, Türk Ordusunun uzun bir liste ile belirlenmiş ihtiyaçları giderilmeden harbe girmesinin mümkün olmadığı ve böyle bir durumda müttefiklere fayda değil yük olacağı şeklinde idi. Bu liste, Rauf Beyin Londrada topladığı bilgilerle oluşturduğu, İngilterenin kendi sanayi gücü ile üretebildiği ve Amerikadan almakta olduğu silahlar ve onların hizmet dışına çıkardıkları fakat bizim hala kullanabileceğimiz teçhizattı.

30 Ocak 1943 günü Churchill ani olarak İsmet İnönü ile görüşmek üzere Adanaya geldi.

Önüne konan ve zaten Londradan bildiği listedeki silahları ellerinden gelen en kısa sürede vereceklerine söz verdi.

Ancak müttefiklerin ihtiyaçları o kadar fazla idi ki bu söz bir türlü yerine getirilemedi. Bazen Türkiyeye gelmek üzere İngiltere veya Amerikadan yola çıkarılan silahlar, acil ihtiyaç dolayısiyle başka yerlere gönderiliyordu.

24 Kasım 1943 günü Rauf Bey, kısa süre içerisinde Churchill ve Rooseveltin İsmet İnönüyü Kahirede bir toplantıya çağıracağını öğrendi ve hemen Ankaraya bildirdi. Toplantı 4 Aralık 1943 günü başladı ve 7 Aralık günü sona erdi.

Türk heyeti, sıcak savaşa katılmak için Adana buluşmasında ortaya konan silah, malzeme, teçhizatın tamamlanmasının şart olduğu konusunda ısrar etti ve Churchill ve Eden in “sulh masasında sandalyesi olma yerine koridorda dolaşma” tehdidine rağmen bundan vaz geçmedi.

Neticede İngiliz ve Amerikan üst seviye subaylarının Türkiyede bir tetkik gezisi yapıp rapor vermelerine karar verildi. Raporda, “Adana toplantısında İngiltere Başvekili Mr. Churchill ‘e takdim edilen ihtiyaç listesinde bahsedilen silah, malzeme ve mühimmat ve de inşa ve ikmali şart başta hava meydan ve pistleri ile bunların çevresini muhafaza altına alacak tesisler tamamlanmadan Türk ordusundan beklenen neticelerin alınamayacağı ve bu arada tatbik edilmekte olan topyekun harb stratejisinin hayati ünitelerinden olan halkın asgari gıda ve sağlık ihtiyacının dahi organize edilmesinin uzun zaman alacağı...” neticesine  varılıyor ve nazik bir ifade ile, bu şartlar altında, Türkiyenin müttefiklerine bazı ağır vecibeler yükleyeceğine işaret ediliyordu.

Rauf Bey, artık tehlikenin geçtiğine ve bundan sonra Türkiyenin harbe girişinin ancak en sonda bir formalite olacağı kanaatı ile Londra Sefirliğinden istifa etti. Sağlık durumu iyi değildi ve yorgundu. Bebekteki mütevazi eve çekilerek sakin günler geçirdi. İsmet İnönü gene İstanbula geldiğinde kendini arıyor, başbaşa yemek yiyorlardı.

1946 yazında gene böyle bir buluşmada İnönü,” Rauf, kardeşim ... isterseniz yine Terakkiperver Fırkayı kurun...” dedi.

Rauf Bey şaşırıp kalmıştı. “Paşam... biliyorsunuz aktif siyasetin, hatta devlet hizmetinin her şeklinden elimi ayağımı çektim.” dedi, sonra da ekledi:

“Siz yine Milli Şef ve Halk Fırkası’nın başında ve de Cumhurreisi...Biz de gene karşınızda yine mesnetsiz muhalefet, eh, aşk olsun doğrusu!...”

İkisi de tatlı-acı gülümsedi.

Kısa bir süre sonra Rauf Bey, Başbakan Saracoğlundan vilayette buluşma daveti aldı. Washington Büyükelçisi, Amerikada çok sayılan ve sevilen Münir Ertegün yeni vefat etmişti. Başbakan, Rauf Beye,”Beyefendi, daha Londrada iken işaret ettiğiniz bir  mevzu bugün bir temel mesele olarak karşımızda... Amerika, harbden sonra birçok ülkeyi demokrasi mihrakında toplamak için kurmaybaşkanı General Marshall’ın adıyla anılan para ve malzeme yardımı yapıyor.Biz halen bundan mahrumuz. Zatıalilerinden Londradaki büyük hizmetinize Washington Büyükelçiliğimizi lütfen kabul ederek devamınızı rica ediyorum. Lütfen kabul etmez misiniz? Evet, Hariciyeden haklı şikayetlerinizi biliyorum. Ama bugün Amerikada milletimizi sizden daha mükemmel temsil edecek kimsemiz yok.” Dedi.

Rauf Bey, gerçekten çok şikayetçi olduğu ve Londra Büyükelçiliğinden istifasının önemli sebeblerinden olan kurye rezaletlerinin halen devam ettiğini, devletin mahrem evrakının onun bunun kayırmasıyla görevlendirilmiş ve altın ticaretinden başka gayesi olmayan kişilerin elinde ortalıklara saçıldığı veya kaybolduğu bir ortamda faydalı olamayacağını söyleyerek bu teklifi reddetti.

Kısa bir süre sonra Rauf Bey Amerikadan, Em.General James G. Harbord’dan bir mektup aldı. Harbord, hazırladığı kitabın Kongre tarafından bastırılması dolayısiyle tertiplenen merasimde o günlerden kalan Türk devlet adamı olarak bulunmasını rica ediyordu. Bu arada Vatan gazetesi sahibi A. Emin Yalman da Milli Mücadele ile ilgili iki konferans için Amerikaya gideceğini ve eğer mümkünse Rauf Beyin katılmasının çok faydalı olacağını kendine söyledi.

Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından özel tahsisat çıkarılması teklifini nazikçe reddeden Rauf Bey kendi sınırlı birikimleri ile Amerikaya gitti.

General Harbord ve Amiral Bristol gibi Milli Mücadeleyi yakından görmüş kişilerin ilgisi ile Amerikan liderleri ile görüşme imkanı buldu.

Amerikada Ahmed Emin Yalman ile beraber bir ay kaldı. Tam bu sırada Rusya, Kars, Ardahan ve Sarıkamış üzerinde hak iddia etmişti. Türkiye Cumhuriyetinin vakur ve kararlı cevabı da gazetelerde yeni yayınlandığı için konu çok günceldi.

Rauf Beyin Annapolis Deniz Akademisindeki Hamidiye seferi ile ilgili konferansı çok ilgi gördü. Metni Donanma Mecmuasında yayınlandı. Başkan Truman Rauf Beyi kabul etti ve yardım taleplerimizi neticelendirmek üzere özel yaveri Amiral Leahy’yi görevlendirdi. Amiral Leahy bir sohbet sırasında Rauf Beye Birinci Dünya Harbinde Osmanlının Ermenilere niçin zulüm yaptığını sordu. Rauf Bey yanında bulundurduğu General Harbord’un kitabını uzatarak,”Ben esas olarak bu kitabın neşri dolayısiyle ülkenize davetli geldim. Alın, okuyun. Öteki dokümanlar da Kongre Kütüphanenizdedir. Biz, zulüm yapan değil zulüm göreniz. Asırlarca ekmeğini yedikleri, refah ve huzur içinde yaşadıkları devletlerine ihanet etmişlerdir. Ordumuzu arkadan vurmuşlardır. Suyu içilen kuyuları bile zehirlemişlerdir. Şimdi ben size bir sual soracağım: Ya siz bu ikinci cihan harbinde, Japonya binlerce mil uzakta olduğu halde neden Batı sahilinizde nesillerdir yerleşmiş Amerikan vatandaşı Japonları kitle halinde içerlere taşıyıp yerleştirdiniz? Zayiat olmadıysa teknik imkan ve zenginliğiniz sayesinde olmadı. Ama biz, ölüm-kalım kavgamızı yoksulluklar içinde yapıyorduk. Onlardan çok zararı biz gördük”,dedi. Amiral elini sıkarak izahat için teşekkür etti ve bir daha bu konuya dönmedi.

Rauf Bey, Ahmed Emin Beyin üyesi olduğu Basın Cemiyetinde de bir konferans verdi ve daha sonra Amiral Bristol ve General Harbordun üyesi olduğu Emekli Muharipler Cemiyetine fahri üye olarak kabul edildi. Politik gücü yüksek olan bu Cemiyet, bir yabancı askere ilk defa bu unvanı veriyordu. Rauf Bey ayrıca Amiral Niemitz, Amiral Halsey Jr. ve William C. Bullitt ile önemli görüşmeler yaptı.

Rauf Bey vazifesini yapmış olmanın rahatlığı içinde yurda döndü. İki sene sonra da Marshall Yardımı ve Nato üyeliğinin kazanılması ona büyük memnuniyet verdi.

Köşesine çekildi. 1948 senesinde aziz arkadaşı Kazım Karabekiri, 1958 senesinde Cafer Tayyar Eğilmezi, 1963 te de Refet Bele’yi kaybetmenin acısını yaşadı. Hatıra defterine,” İlk Beşler’den bir Ali Fuat bir ben kaldık. Bilmiyorum sıra kimin...” diye not düştü.

Sıra kendisinin oldu.

16 Temmuz 1964 günü bir kalp krizi sonucu 83 Yaşında vefat etti.

Kabri, Sahrayıcedid aile mezarlığında babası Amiral Mehmed Muzaffer Paşa’nın yanındadır.

 

 

 

 

 

 

 

Londra Büyükelçiliğinden Sn. Süreyya Berkem ve Başkatip Hikmet Anlı’nın hatıralarından:

 

 

 

 

RAUF ORBAY’A AİT HATIRALAR

 

Bilirsiniz, İskoçyalı Thomas Carlyle dünya fikir alemine zengin eserler kazandırmış, ortaya büyük fikirler koymuştur. Görüşlerinin isabeti, dehasının yüceliği hiç şüphe götürmeyen bu büyük adama göre tarihte pek çok kimse devlet adamı (Statesman) olmak istemiş ve fakat bunlardan pek azı bu hedefe ulaşabilmiştir.

Disraeli de : “Bu anka kuşunun pek az kimsenin başına konduğu tarihi bir hakikattir.” hükmünü verir.

Başına bu nadir anka kuşunun konduğu bir zatı ben Londra’da gördüm. İkinci Dünya Savaşı yıllarını Londra Büyükelçiliğimizde vazifeli olarak geçirdiğim sırada üç Büyükelçi ile karşılaştım : Rauf Orbay, Ruşen Eşref Ünaydın ve Cevat Açıkalın.

“Devlet Adamı” vasfının bütün karakteristik taraflarını kendinde toplayan Sayın Rauf Orbay’ı, kelimenin tam manasiyle büyük bir insan, kıymetli bir şef, vatanının ve milletinin menfaatini her şeyin üstünde tutan bir vatansever olarak tanıdım. Onun yüksek karakterinin ve temiz ahlakının her gün yeni bir tezahürünü gördükçe kendi kendime:

 

Hatıralarımın bir kısmında münhasıran Sayın Rauf Orbay’dan bahsederek, onun Devlet Adamı vasıflarını, görgülerime dayanarak, canlandırmaya çalışacağım. Okuyacağınız satırlarda devlet adamı olmak isteyenler için alınacak dersler ve misaller bulacaksınız, inancındayım.

Sene 1943 Londra’dayız. Dünya Savaşı olanca hızıyle devam etmekte. Bizde ise harbin yarattığı iktisadi buhran alabildiğine genişleyip yayılmakta. Ordumuz hazırol vaziyette. Dışardan hiçbir mali yardım yok. Kendi yağımızla kavrulmak mecburiyetindeyiz. Fakat yağ da pek o kadar fazla değil, neredeyse tükenmek üzere. Çare? Kimin hatırına geldiyse geldi, ortaya bir varlık vergisi çıktı. Bu haddi zatında hoş bir vergi değildi. Bunun ne matrahı, ne de mesnedi vardı. Ama yapılacak başka bir şey de bulunamadı herhalde istenilse de, istenilmese de o zamanki hükümet buna başvurmak yoluna gitti.

Gel gelelim Londra’nın siyasi ve mali çevrelerinde ve mesela City’de (x) bu vergi hiç de hoş karşılanmamış, aleyhimizde dedikodu mevzuu olmuştu. Bu cümleden olarak bazı şüpheler uyanmış, Nazi Almanyasına temayül ettiğimize dair söylentiler bile alıp yürümüştü. Öyle ya, tatbikine kalkıştığımız usul, demokratik olmaktan çok uzak, Hitler sistemlerine ve ideojilerine pek yakındı hiç değilse öyle görünüyordu.

Gerek City’de, gerekse siyasi çevrelerde alıp yürüyen bu dedikodular, Büyükelçi Rauf Orbay’ın İngiliz dostları tarafından kendisine ulaştırıldı. Şurasını da parantez içinde arzedeyim ki Rauf Orbay İngiltere’de çok sevilmiş, takdir edilmiş, müstesna bir sima idi. Mesela zamanın Başbakanı Mr. Winston Churchill onu sık sık yemeğe davet eder, onunla sohbetten hoşlanır, hatta bu tecrübeli Türk Devlet Adamı’nın fikirlerinden faydalanmaya çalışırdı.

İşte, onun İngiliz dostlarından biri veya birkaçı City’de yapılan dedikoduları kendisine bildirerek Türkiye aleyhindeki bu cereyanlara bir nihayet vermek için Savoy otelinde bir öğle yemeği tertip etmek istediler.

Rauf Bey bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Bu öğle yemeğine ben de davetli idim. Savoy oteline gitmek üzere otomobile bindik. Yolda Rauf Orbay düşünceli düşünceli :

 

Hakikaten Allah ilham etti; hem de ne ilham.

Savoy otelinin hususi yemek salonlarından birinde idik. City’nin tanınmış bütün iş adamları orada idi. Yemeğin sonunda Rauf Orbay o güzel İngilizcesiyle, söze başladı. Neler söylediğini şimdi harfi harfine tekrarlamama tabii imkan yok. Fakat ne candan konuşuyor, ne ikna edici izahlarla davayı açıklıyordu ki yanımda oturan Osmanlı Bankasının Londra Merkez Genel Müdürü tanınmış maliyecilerden Mr. Fisher’in kulağıma eğilerek söylediği şu cümle bugünkü gibi hatırımdadır :

(x) City, bilindiği gibi, Londra’da bankaların, borsanın ve büyük ticaret evlerinin bulunduğu iş yerine öteden beri verilmiş olan addır. Eskiden buraya “İngilterenin kalbi” derlerdi.

 

Evet hem kalbiyle, hem de derin tarihi bilgisiyle konuşuyordu. İkisini o kadar güzel mezcetmesini bilmişti ki elimde olmadan gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Kimseye belli etmeden bunları sildim. Niçin ağlıyordum? Ağlıyordum çünki savunma pek muhteşemdi ve dinliyenleri adeta mestetmişti ve düşünüyordum ki bu davayı şu salona Rauf Orbay’dan başka bu kadar isabetle ve bu kadar belagatle hangi diplomatımız izah edebilirdi? Kendilerine diplomatlık isnad eden veya edilen birçoklarını yakından tanıyordum. Hepsi o anda gözümün önüne gelmişti. Bildiğim bu fıkaralığımız yanında şu muhteşem zenginlik, milli hislerimi, gözlerimden yaşlar akıtacak derecede, kırbaçlamıştı. Atamızın o anda hatırladığım : “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesi ise koltuklarımı kabartıyor, gözlerimde yaşlar birikmesine sebep oluyordu.

Bu uzun konuşmanın sonlarına doğru, hatırımda kaldığına göre, Büyükelçi şöyle devam etti :

 

 

Söz buraya gelince başlar dikkatle Rauf Orbay’a çevrildi. Ne demek istendiğini anlamaya çalışıyorlardı. O ise perde perde yükselen tatlı sesiyle devam etti.

 

“İşte sizlerin zayıf bırakmış olduğunuz bu bünye ile bugün de dimdik ayakta durmaya çalışıyoruz. Öyleyken sırf bu ayakta durma çabalarımızı desteklemek için ihdasına, hiç de istemiyerek, mecbur olduğumuz bir vergiden dolayı Türkiye’yi tenkid etmek sanırım biraz insafsızlık olur”.

“Bu vesile ile başka mühim bir noktaya da temas etmek isterim. Bana gelip İstanbul’daki bazı Rum, Ermeni ve Yahudi tüccarlardan fazla vergi istenildiğinden söz açarak bu vergilerin azaltılması hususunda tavassutumu rica edenler oldu. Bir kimse çıkıp da bir Türk’ün fazla vergiye tabi tutulduğunu bana söylemiş değildir. Halbuki bu vergi, ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin, servet esasına göre tarhedilmiş bulunmaktadır. Tavassut niçin Hristiyan ve Yahudiler için yapılmış da Türkler için yapılmamıştır?

Görüyorsunuz ki efendiler, kapitülasyon illeti tekrar tepmek istidadındadır. Fakat niçin unutuluyor ki geri kalmamızın ve zayi düşmemizin ana sebeplerinden birini teşkil eden bu menhus zinciri boynumuzdan çıkarıp atmak için sizin Thames nehri kadar Türk kanı akıttık. Bu zincir, ümid etmek istemem ki, tekrar boynumuza geçirilmek istensin. Zira bize çoğa mal olmuştur”.

Sayın Rauf Orbay, yukarda pek noksan olarak özetlediğim bu cidden düşündürücü ve ibret verici nutkunu bitirdiği zaman başlar hep eğikti. Orbay sordu :

 

Kimsede sual sormaya mecal mi kalmıştı ki? Bütün çehreleri bir mahcubiyet perdesi bürümüştü.

Londra Büyükelçiliğindeki çeşitli vazifelerimden biri de İngiliz basınını her sabah gözden geçirip, mühim gördüğüm yazıları Büyükelçi Sayın Rauf Orbay’a arzetmekti. Bir gün “Times” gazetesinde Ankara mahreçli kısa bir telgraf haberi gözüme ilişti. Yakında bir Türk mebuslar heyetinin İngiltere’yi ziyaretlerinin kararlaştırılmış olduğuna dair bir telgrafı muhtevi gazeteyi götürüp Büyükelçiye gösterdim. Rauf Orbay hayretle yüzüme bakıp :

 

 

Sordular :

Yerinde efendim, ancak bunu biraz tahfif etmeme müsaadenizi istirham edebilir miyim ?

 

Huyunu biliyordum, kararları çok katı idi. Kançılaryaya gidip arkadaşlara “Bizim patron istifa ediyor” dedim. Hepsi şaşırmıştı. İnanmak istemiyor, şaka söylediğime hükmediyorlardı. Sadi Eldem şu fikri ortaya attı :

 

Bu fikir hepimize mülayım gelmişti. Müsveddeyi akşama kadar sakladık. Ne çare, akşama doğru Büyükelçi bana telefonla sordu :

 

Cevap verdim :

Aldığım Kesin emir şuydu :

 

Arkadaşlara anlattım ki Büyükelçinin kararı karardır ve geri dönmek yoktur. Derin bir üzüntü içinde arkadaşlar telgrafı şifre ettiler. Niçin üzülüyorduk ? Çünki onu candan seviyorduk. Halbuki amirimiz sertti ve bizleri bazen Pazar ve bayram günlerinde bile çalıştırırdı. Geceleri de çalıştığımız olurdu. Fakat bilirdik ki bu çalışmalarımız havanda su dövmek kabilinden bir şey değildir ve hep memleket hayrınadır ve gene bilirdik ki, romatizmalı bacaklarının sancılarını dindirmek için güneşli havalarda çıkıp yürümesi doktorlarca tavsiye edildiği halde, Londrada ender görülen güneşli havalarda Büyükelçiliğe pek yakın olan Regent’s Park’ta dolaşması hususundaki ricalarımı :

 

Şifre telgraf gitti ve birkaç gün sonra da cevabı geldi. Uzunca bir cevaptı bu. Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu’nun imzasını taşıyan telgraf uzun bir mazeret beyannamesi ve af talepnamesi şeklinde idi. Kendisi İstanbul’da bulunduğu için bu seyahat hakkında malumat almamış imiş; bütün gayretlere rağmen devlet makinesinin çarkları bir türlü muntazam işlemiyor, arasıra böyle sakatlıklar oluyormuş ve sonra telgraf şöyle bitiyordu :

 

Mebusların bu sırada gelmelerinin doğru olmayacağı bildirildi ve bu seyahat de böylece geri bırakıldı. Mebuslar pasaportlarını çıkarmış, bol döviz almış, harekete hazır bir halde iken, pişmiş aşa soğuk su katış kabilinden, bütün bunların iptali ve bilhassa alınan dövizlerin iadesi, mebus beylerce hoş karşılanmamış olduğunu sonradan öğrendik.

Birgün Sayın Büyükelçimiz bana :

 

Sir Malcolm Robertson Avam Kamarası azasından, eski İngiliz Büyükelçilerinden ve harp içinde kurulmuş British Council adındaki mühim teşkilatın başkanıydı. Kararlaştırılan gün Sir Malcolm Robertson, beraberinde o teşkilatın Türkiye Şubesi Müdürü olduğu halde tam öğle vakti Büyükelçiliğe geldi. Yemek salonuna geçildi. Bir iki aperatiften sonra yemek masasına oturuldu.

Sir Malcolm Robertson’un çok neşeli bir hali vardı. Gülerek hikayeler anlatıyor, anektodlar naklediyor, hepimizi güldürmeğe çalışıyordu. Fakat ben dikkat ediyordum bizim Büyükelçi, onun bu neşeli haline mukabil, düşüncelidir ve Sir Malcolm’un sözlerine pek kulak vermemektedir.

Galiba yemeğin ortalarına doğru Sayın Orbay misafirine şöyle bir sual tevcih etti :

 

Sir Malcolm Robertson güzel bir iş yapmış gibi, sevinçli bir eda ile cevap verdi :

 

Büyükelçinin yüzü kızarmıştı. Fena halde kızdığı belliydi.

Dedi ki :

 

Sir Malcolm Robertson’un boğazından lokmalar geçmez olmuştu. Hatta hafiften ter dökmeye bile başlamıştı. Kırdığı pot büyüktü. Kurtuluş çaresini, yanındaki Şube Müdürüne çıkışmakta buldu :

 

Büyükelçimiz sözüne devam etti :

 

Arapların çok güzel bir sözleri vardır, derler ki :

 

Sayın Orbay ise oturduğu makamı doldurmasını bilenlerin ve ona şeref verenlerin başında geliyordu. Çünkü devlet adamı olmak için lazım gelen bütün şartlar onda toplu bir halde vardı.

Çok dikkate şayandır ki Rauf Orbay Londra’dan ayrılmış, yerine başkaları gelmiş iken bir toplantıda rastladığım Sir Malcolm Robertson, o gün öğle yemeğinde yediği zapartaya rağmen, benimle konuşurken :

 

İngiltere ile Fransa’ya ittifakla bağlı olmamıza rağmen ikinci Dünya Savaşına katılmayarak adeta tarafsız bir durum takınmış olmamız İngiliz siyasi çevrelerinde hoş karşılanmıyordu.

 

Bu tenkidcilerin başında siyasi çevrelerde ve basın aleminde kendine büyük bir şöhret yapmış olan Lord Vansittar da vardı. Nitekim “Daily Mail” gazetesinde çıkan bir makalesinde Lord şöyle diyordu :

 

Bu tenkid ve istihza yalnız İngiltere’ye münhasır kalmamış, İngiliz Dominyonlarında da geniş ölçüde yankı bulmuştu. Başvekil Churchill ise, vazifesini yapıp Türkiye’yi savaşa sokmadığı için kendisine yöneltilen hücumları karşılamakta adeta acze düşmüştü.

Nihayet Britanya Milletler Topluluğu Başvekilleri mutat toplantılarını yapmak üzere 1942 yılında Londra’da toplandılar. Aşağıda anlatacağım vakıaya ben bizzat şahit olmuş değilim. Bunu bana, hadisenin cereyanından pek az bir müddet sonra o sıra Londra Büyükelçiliğimizde başkatip bulunan Hikmet Anlı arkadaşım anlatmıştı. Şimdi sözü kendisine verelim :

“Amirallik Dairesi Londrada toplanmış bulunan misafir Dominyon Başvekillerini anavatan filosunda bir öğle yemeğine davet etmiş bulunuyordu. Hem filo görülecek hemde birlikte yemek yenilecekti. Büyükelçi Sayın Rauf Orbay’la başkatip olarak ben de bu ziyafete davetli idik. Şurasını söyleyeyim ki, tarihte o ana kadar İngiliz anavatan filosuna hiçbir yabancı devlet adamı davet edilmiş değil. Bizim çağrılmış olmamız, Rauf Orbay’ın şahsında ilk defa bir istisna teşkil ediyordu. Bindiğimiz hususi tren istasyondan kalktı. Trenin geniş ve mükemmel salonunda herkes yerini aldı. Başvekil Churchill heyete şöyle bir hitabede bulundu :

 

Son cümle tabii gülüşmelerle karşılandı. Fakat şimdi herkesin gözü Rauf Orbay’a çevrilmiş bulunuyordu. Rauf Orbay her zamanki belagatiyle söze başlayıp bizim şimdiye kadar niçin harbe girmediğimizi, harbe girersek müttefiklere faydalı mı olacağımızı, yoksa onlar için ağır bir yük mü teşkil edeceğimizi uzun uzadıya ve müdellel bir şekilde anlattı. Savaş durumunun muhtemel inkişaf safhalarını da inceden inceye gözden geçirdikten ve Türkiye’nin savaşa katılmamak suretiyle müttefikler için sağladığı faydaları birer birer saydıktan sonra :

 

Herkesi derin bir düşünce almıştı. Bu sessizlik içinde şu tarihi manzaraya şahit oldum :

Güney Afrikanın bütün dünyaca tanınmış ve sevilmiş büyük başvekili Jan Smuts yerinden kalkıp Rauf Orbay’ın önüne geldi ve hürmetle eğilerek :

Türk olarak dünyaya gelmenin mutluluğunu ben işte o dakikada tattım.

Ne yazık ki, biz bu büyük devlet adamının kıymetini yabancılar kadar anlamış değiliz. Anlamış olsaydık onun Londra Büyükelçiliğinden istifasına hiç meydan verir miydik? Yeri gelmişken bu olayı da kısaca arzedeyim :

Büyükelçi, elçilik erkan ve memurinini, kendisi daima başta olmak üzere fazla çalıştırıyordu. Niçin rahatını kaçırıyor ve neden bizi yoruyordu? Çünkü dünyayı misli görülmemiş bir harp faciası sarmış bulunuyordu. Diplomatik hava, harbin şiddetiyle mütenasip olarak, elektrikli idi. Memleketimiz ise çok tehlikeli anlar geçiriyordu. Bu tarihi günlerde bizler nasıl kayıtsız kalır çalışmamazlık edebilirdik?

Bakanlığa birçok yazılar yazmıştık ki, bunların cevaplarını bir türlü alamıyorduk. Tenkidlerimizden de bir netice çıkmadı. Pek haklı olarak Büyükelçi bu kayıtsızlığa karşı sinirleniyordu. Bir gün, izinli olarak kalkıp Ankara’ya gitti. Giderken de Bakanlıkta takibi icabeden önemli yazıların tarihlerini ve numaralarını alıp beraberinde götürdü. Ankara’ya varınca Bakanlığa giderek haylı zamandır cevapları beklenen yazıların akibetlerini soruşturmaya başlamış. Bildiğimiz Büyükelçiler gibi kendisine süs veren ve azametli tavırlarla bakanlık koridorlarında boy gösteren cinsten olmayan Sayın Rauf Orbay bizzat şubelere uğrayarak sıkı bir takip neticesinde bu kağıtların bir kısmını, hiç muamele görmeden, şunun bunun çekmecelerinde derin bir uykuya dalmış görünce pek haklı olarak çileden çıkmış.

Feveranı, Bakanlar Kuruluna kadar aksederek, durumu bizzat kendisinden dinlemek üzere, Kurulun bir toplantısına davet olunmuş. Sayın Orbay durumu bütün açıklığı ile ortaya atarak devlet işlerine karşı bu derece kayıtsızlık gösterenlerin bu kayıtsızlığı müsamaha ile karşılayanların şiddetle cezalandırılmaları gerektiği tezini ileri sürmüş ama o toplantıda hazır bulunan Sayın Suat Hayri Ürgüplü’nün anlattığına göre, toplantıda sorumlular cezalandırılmamış ve taltifleri gerekenler de en ufak bir lütuf görmemiş.

İşlerin eski tas, eksi hamam olmakta devam edeceğini üzülerek gören Sayın Orbay, bu hale daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayarak ve bizleri yok yere yorup üzmenin verdiği vicdan azabı içinde, Londra Büyükelçiliğinden istifasını verip ayrıldı.

 

RAUF ORBAY’DAN SONRA

İstifa Sayın Rauf Orbay için belki kolay bir iş olmuştu ama biz Londra Büyükelçiliğinde adeta yetim kalmıştık. Onun zamanında yaptığımız işlerin faydalı olduğuna inandığımız için, büyük bir neşe ve gönül ferahlığı ile çalışıyorduk. Bu ruh haleti ise insanda yorgunluk doğurmuyor. Manevi zevk, maddi yorgunluğu bertaraf ediyor. Ya şimdi?

Yani istifadan sonra? Orasını ne siz sorun ne ben söyliyeyim…

Büyükelçilikte bir matem havası esiyordu. Bu hava, hikayesi pek hazin olan bir sahte para meselesiyle bir kat daha arttı.

İtibarımız zedelenmişti. Başvekil Churchill yeni Büyükelçiyi kabul etmiyordu. Özel kaleminden kaç defa randevu istedi isek de, her seferinde Başvekilin pek meşgul olduğu bildiriliyor ve Dışişleri Bakanı Eden ile görüşme tavsiyesinde bulunuluyordu.

Lord Beconsfield’e (Disraeli) nasıl hak vermemezlik edebilirdik.

Dememiş miydi ki :

 

Şimdi bu tarihi hakikati biz kendi gözlerimizle görüyor ve ibretle seyrediyorduk. Büyükelçi olmak; şu veya bu şartların bir yere toplanmasiyle, belki kolaydır ama bu sanatı “devlet adamı” sıfatiyle nasıl birleştirebiliriz? İşte meselenin can alıcı noktası bu.

Mesela Rauf Orbay ne kendisi ne de bizler için İngiliz hükümetinden en ufak bir cemile göstermesini istemezdi. Aldığımız yiyecek ve giyecek karneleri her İngilizin aldığı karnelerin ve miktarların aynıydı. Otomobillerimizin benzin tahsisleri de keza öyleydi. Halbuki sonradan (İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki) sözüne uyarak İngiliz makamlarını taciz eder olmuştuk. Tabiatiyle itibarımızı düşürdük.

Londra’nın Almanlar tarafından bombardmanı devam ettiği ve şehir dışında evler kiralayarak buralara sığınmamız Dışişleri Bakanlığınca uygun görüldüğü, bunun için gereken bol tahsisat ta bankaya geldiği halde Rauf Orbay :

Devlet adamı, devlet parasının üstüne titriyor, başkaları, yani devlet adamı taslakları da onu har vurup harman savuruyordu. Bu hal karşısında bu sefer de Pitt’in sözleri gözümün önünde canlandı :

“Devlet adamı için yalnız kültür kafi değildir. Bunsuz zaten hiçbir şey olamaz. Devlet adamı, devletini ve milletini candan seven ve onun menfaati için canını bile fedadan çekinmeyen fazilet aşığı adamdır”.

 

 

Süreyya S. Berkem

Hayat Mecmuası

Sayı :32-34 (19649